GÖKYÜZÜNÜ İÇİNE ÇEKTİN Mİ HİÇ ?


      "Vazgeçtiğiniz bir şeye iliklerinize kadar sahip oldunuz mu hiç? Ve o bir şeyi iliklerinize kadar işlediniz mi ince ince? Bazen hayatın en garip cilvesidir bu; bir şeyi ancak ondan el çektiğimizde, ona veda ettiğimizde tam anlamıyla kavramaya başlarız. Avuçlarımızın arasından kayıp giden, artık 'bizim' olmayan o parça, ruhumuzun en kuytu köşelerine sızar; orada sessiz bir nakış gibi büyür. Sahip olamadığımız her ne varsa, yokluğuyla bizi yeniden inşa eder. Vazgeçmek, bir bitiş değil; aksine o şeyi hafızanın ve kalbin en derin katmanlarına mühürlemektir.
      Adım gibi biliyorum, hayat şu an yaşadığımız şey değil. Koşturduğumuz mesailer, ödediğimiz faturalar ya da takvimlere düştüğümüz rutin notlar sadece birer dekordan ibaret. Asıl sahne, o gürültünün altındaki sessizlikte kuruluyor. Hayat hissettiğimiz şey; hayat, hiç dokunamadığımız gökyüzünü ciğerlerimize çekerken 'ben buradayım' diyen o şey. Mesela, bir çiçeğin yaprağındaki titreyişte saklı olan o mucize, ya da yorgun bir günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda kalbimizde yankılanan o derin sızı... Dokunamadığımız o sonsuz maviliğin içimize dolması gibi, yaşamak da elle tutulur olandan ziyade ruhla duyulur olandır.
      Nihayetinde, dış dünyada aradığımız tüm o cevaplar bizi yine kendimize, kendi kuyumuza geri döndürüyor. Hayat, içimize doğru çözümlenen bir sır ve sonsuzluk sadece o sırrı yudumlayanların olacak. Vazgeçtiklerimizi bir yük gibi taşımak yerine, onları bu sırrın bir parçası haline getirebildiğimizde gerçek huzura eriyoruz. Gökyüzünü içine çeken, her nefeste varlığını yeniden keşfeden ve o görünmez bağları ilmek ilmek dokuyan ruhlar için zaman, sadece bir illüzyondan ibaret. Bizler, o büyük gizemi içimizde biriktirdikçe ve her gün o sırdan bir yudum aldıkça, aslında ölümsüz bir hikayenin başkahramanlarına dönüşüyoruz. Belki de sonsuzluk, çok uzakta bir yerlerde değil; vazgeçtiğimiz ama vazgeçemediğimiz her hissin o eşsiz ve derin sessizliğinde saklıdır."