BU YOLCULUK NEREYE?


      En kalabalık meydan, aslında kimsenin uğramadığı o derin iç dünyamızdır. Bazen sözcükler, varlığımızdan ve boyumuzdan çok daha küçük birer gölge gibi ruhumuzun kuytularına sığınır; o kadar nahif ve o kadar cılızdırlar ki, dışarıdaki gürültü denizinde fark edilmeleri neredeyse imkansızdır. Bu, bir suskunluk hali değil, aksine dışarıya yalnızca mırıltılar sızdıran, içeriye doğru ise devasa dalgalar büyüten bir "içine konuşma" sanatıdır. Kelimeler dudaklarımızdan dökülüp dünyayı sarsmak yerine, ruhun çeperlerine çarparak bizi biz yapan o sessiz anlatıyı inşa eder. Belki de duyulmayan o küçük sözler, aslında en gür sesli itiraflardan daha gerçek bir hikayenin sessiz tanıklarıdır.
       Kendi iç dünyamızda verdiğimiz o amansız mesai, bazen dışarıdaki tüm uğraşlardan daha yorucu olabiliyor. Yürürken, dururken, hatta susarken bile zihninde dönen o bitmek bilmeyen diyaloglar; her akşamın sonunda elinde kalan o karmaşık "Z raporu"... Gerçekten de her şeyi yan yana getirince ortaya çıkan o istatistiksel saçmalık, insanın kendisine ne kadar uzak ama bir o kadar da mahkum olduğunu gösteriyor. Kedilerle, kuşlarla ya da bir bardak kahveyle paylaşılan o sessiz anlar, insanların o kolayca sarf ettiği ve yaralayan kelimelerinden çok daha güvenli bir liman sunuyor. Kahvenin bile yetmediği o anlarda, insanın kendi kendine kalması hem en büyük sığınağı hem de en büyük çıkmazı haline geliyor.
       İnsan ruhunun o engebeli arazisi, hiçbir verinin ölçemeyeceği, hiçbir algoritmanın rasyonelleştiremeyeceği kadar puslu bir bölge. Algoritmalar neden-sonuç ilişkisine bakar; Ne demiş şair, şiire de küsmedim ama içim kalemime değse sıkıntı, o yüzden kâğıtlar düşüyor boşa. Sözlerim var boyumdan küçük, o kadar küçük ki duyulmuyor. Çünkü konuşuyorum içime içime…Kendimle kendim arasında yine çaresizim. Çünkü her söz konuşulmamalı anlıyor musun? Bu yolculuk nereye yoksa?