Hayat, çoğu zaman rüzgarlı bir bahçeye benzer. Kimimiz o rüzgarda savrulan yaprakların peşinden koşarız, kimimiz ise fırtınada kırılan dalların yasını tutarız. Ancak gerçek hayat ustalığı, o kırık dalın başında durup "Buradan bir hayat çıkar mı?" diye sorabilenlerin harcıdır. İşte ben o kırık dalı alırım, güzelce bir yara bandı, sonra toprağın en güzel yerine ve görünmeyecek kadar derine…Ben o kırık dalı her şeye rağmen tutmasını ve hiçbir şeye rağmen çok sevmesini. Alma verme dengesinin umurumda olduğunu falan mı zannediyorsun… Bugünün dünyasında bir delilik gibi görünebilir. Her şeyin bir bedelinin olduğu, sevginin bile "yatırım" olarak görüldüğü bir çağda; hesapsızca, karşılıksızca ve sadece içindeki o saf merhamet duygusuyla hareket etmek en büyük devrimdir. Alma-verme dengesinin o soğuk terazisi, kalbin sıcaklığını ölçmeye yetmez. Almakla işimiz yok bizim verirken. Ben o dalı gül ederim de kendime kanar ellerim.
Sonra bir resim çizerim kanayan ellerimle. Cin Ali tabii ki, bak bu da bendeki verme dengesi. Cin Ali kanlar içinde, siyah bir kurşun kalemin gözü yaşlı, çünkü o da bilir bu trajedinin, bu sessiz çığlığın ağırlığını. Hayatın bana sunduğu o mükemmel nizamın, o kusursuz simetrinin tam karşısında, benim kalemimden dökülen budur işte. Herkesin estetik kaygılar güttüğü, her şeyin "göze hoş" gelmesi için uğraştığı bir dünyada, ben kendi gerçekliğimi, kendi yaralarımı en yalın, en iddiasız haliyle resmederim. Bu, benim dünyayı, hayatı algılayış biçimimdir; karmaşık, acılı ama bir o kadar da insani.
Hayat, o hiç beklenmedik sahnelerde boğazımıza düğümlenen hıçkırıklarla ve en tatlı yerinde bölünen yarım kalmışlıklarla şekilleniyor. Bulanık bakışların ardına gizlenen sahte tavırlar ve sınırları ihlal eden nezaketsizlikler, bir noktada o kaçınılmaz radara yakalanmaya mahkumdur; çünkü ortada yaşanamamış her duygunun sağır edici bir çığlığı vardır. Oysa biz, o radarı hep orada bilerek, hızımızı yavaşlatıp kendi içsel navigasyonumuza sığınarak yol alırız. O navigasyon ki bizi sadece cezalardan değil, ruhun savrulmalarından da korur. Şimdi önümüzde yine bir radar var; yaşanması çok güç, ihtimali zayıf ve belki de alabildiğine umutsuz... Ama bir o kadar da dünyanın en şahane duygusu. Yanımızda buz gibi gerçeklerle, bir çakı gibi keskin ve diri tutan bu his, imkansızlığın tam ortasında bizi hayata bağlayan o yegane pusuladır. Bu arada Cin Ali yaşıyor merak etme, o benim ellerimdi ve onunkiler henüz bulanmadı dünyanın tenine...