Her yıl 1 Mayıs geldiğinde meydanlar dolar, sloganlar yükselir. Emek konuşulur, haklar hatırlanır, dayanışma vurgulanır. Ama bir soru, kalabalığın içinde sessizce dolaşır: Bu bayram gerçekten herkesin mi?
Bugün hâlâ sabahın ilk ışığında uyanıp okula değil işe giden çocuklar var. Küçük elleriyle ağır yükler taşıyan, hayallerinden önce sorumluluklarla tanışan çocuklar…
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, emeğin onurunu kutlamak için var. Peki ya çocukların emeği? Onların emeği, aslında olmaması gereken bir gerçeğin sessiz kanıtı değil mi?
Çocuk işçilik, yalnızca ekonomik bir zorunluluk değildir. Bu, bir çocuğun oyun hakkından vazgeçmesi, eğitimden kopması ve geleceğinin daralmasıdır.
Türkiye’de yüz binlerce çocuk, kimi zaman görünür kimi zaman görünmez şekilde çalışıyor. Tarlalarda, atölyelerde, sokaklarda… Onlar istatistik değil, ertelenmiş hayatlardır.
Bir toplum, çocuklarını ne kadar koruyorsa o kadar güçlüdür. Çocuk işçiliği önlemek; sadece yasalarla değil, toplumsal bir vicdanla mümkündür. Ailelere destek sağlanmalı, eğitim erişilebilir olmalı, denetimler sıkılaştırılmalıdır. Ama en önemlisi, görmezden gelmemeliyiz.
Çünkü bir çocuk çalışıyorsa, bir yerde bir şey eksiktir. Ve biz tamamlamadıkça, bu eksiklik büyümeye devam eder.
Bir pankartta yazıyordu: “İşçi çocukları da işverenin çocukları kadar sevimlidir.” Aslında mesele tam da bu kadar yalın, bu kadar ağır. Sevimlilikte eşit olan çocuklar, hayatta neden bu kadar eşit değildir?
Bu 1 Mayıs’ta kutlayalım, evet. Ama aynı zamanda hatırlayalım: Gerçek bayram, hiçbir çocuğun çalışmak zorunda kalmadığı gün başlayacak.