Doktorun bana benden bıkmış gözlerle baktığı o an, aynadaki aksimle kısa süreli bir hesaplaşmaya girdim. Demek ki bıktırmışım kadını! Oysa beni bir de bana sorsa; benimle yaşasa aslında ne kadar eğlenceli, ne neşeli bir tipim... Ama nereden bilsin? Dışarıdan bakınca muhtemelen bir 'vaka' gibi duruyorum. İşin aslı, öyle her şeye pimpiriklenen evhamlı biri de değilimdir. Genellikle hayatı akışına bırakır, A noktasından B noktasına arkama bakmadan, hesapsız kitapsız giderim. Ha, B noktasına varıp da geriye döndüğümde arkada mutlaka ufak tefek pürüzler, kırık dökük bir şeyler kalmıştır, orası ayrı. Ama hayat da zaten o pürüzlerle güzel değil mi?
Aldığım risk büyük, kabul ediyorum; o hesapsız gidişlerin ardından geride devasa pürüzler kalmış olma ihtimali hep var. Ama şanslıyım ki çoğunlukla sadece ufak tefek sıyrıklarla atlatıyoruz, çok şükür. İşte tam da bu yüzden, o koltukta otururken içimden doktora hayali bir nutuk çekiyordum: "İşte böyle doktorum, sen bana bu ilacı aylarca, öylece kullanacaksın dersen ben bunu sorgularım. Sorgulamakla da kalmaz, kafamın dikine gidip alternatif yollar ararım kendime." Çünkü biliyorum kendimi; o ilaç ayda bir gıdıklar beni. Olmayacak yan etkileri kendi kendime türetir, her seferinde yeni bir senaryoyla gelirim kapına. Nitekim en sonunda o can alıcı soruyu sordu: "Bu ilaçla niye anlaşamadınız?" Sordu çünkü artık o da çok iyi anladı konunun fizyolojik olmadığını. Reçeteler, formüller bir yere kadardı; karşısındaki kadının bünyesi değil, ruhu ilaca direniyordu. O bıkmış bakışların arkasından geçen o cümleyi duyar gibiydim: "Bu kadın biraz değişik gibi..."
Üstelik sorun sadece kimyasal da değil; ilacın ambalajı bile başlı başına bir kriz sebebi! Batıyor gözüme arkadaş; kutusu çok neşesiz, tipi desen aspirinden bozma... Hem zaten tahlillere bakılırsa değerler de düzelmiş işte, salalım gitsin şu ilacı, neyi zorluyoruz? İşin ironik tarafı, öyle alternatif tıp insanı da değilim ki; olamadım hiç, onunla da aram hiç iyi olmadı. Yani ne ot çöple yolumu bulabiliyorum ne de bu ruhsuz tabletlerle. Benim bu nevi şahsına münhasır hallerimi gören doktorum, en sonunda pes etti. "İyi hadi madem anlaşamadınız, senin ilacı fazla uzatmayalım," der gibi, teslim bayrağını çekerek "Kontrol iki ayı geçmesin," dedi odadan çıkarken. Arkasından muzipçe gülümsedim: "Yok hocam, iki ayı bulmaz o, merak etmeyin..." Doktor beni o koltuğa tekrar oturtacağı güne şimdiden pişman biliyorum. Ah Hipokrat, ah! Sen tıp yemini ederken reçetelerle değil, kendi ruhuyla didişen bizler gibileri hiç hesaba katmamıştın, değil mi?