Hayatın içinde çoğu zaman tamamlanmış hikâyeleri konuşuruz. Başarıyla sonuçlanan işleri, gerçekleşen hayalleri, ulaşılan hedefleri anlatırız. Oysa insanın hafızasında en çok yer edenler çoğu zaman tamamlananlar değil, yarım kalanlardır.
Yarım kalan bir sohbet...
Söylenemeyen bir söz...
Ertelenen bir ziyaret...
Atılamayan bir adım...
Yapılmak istenip de bir türlü fırsat bulunamayan bir telefon görüşmesi...
Belki de insanın içinde en uzun süre yaşayan şeyler bunlardır.
Günlük hayatın koşuşturması içinde hepimizin bir yerlere yetişme telaşı var. Sabah başlayan hareketlilik, akşamın geç saatlerine kadar sürüyor. Yapılması gereken işler, ödenmesi gereken faturalar, tutulması gereken sözler, yerine getirilmesi gereken sorumluluklar...
Bunların arasında çoğu zaman önemli olduğunu düşündüğümüz şeylere zaman ayırıyoruz. Ancak gerçekten değerli olanları bazen fark etmeden erteliyoruz.
Uzun zamandır görüşmediğimiz bir dostu aramayı...
Anne ya da babamızla biraz daha uzun oturmayı...
Çocuklarımızın anlattığı bir hikâyeyi sonuna kadar dinlemeyi...
Eşimizle yalnızca günlük meseleleri değil, duygularımızı da konuşmayı...
Hep bir sonraki güne bırakıyoruz.
Nasıl olsa vakit var diye düşünüyoruz.
Nasıl olsa yarın ararım...
Nasıl olsa bir gün giderim...
Nasıl olsa sonra konuşuruz...
Oysa hayatın bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri, her şeyin her zaman ertelenemeyeceğidir.
Bazı fırsatlar geri gelir.
Bazı işler yeniden yapılabilir.
Bazı hatalar düzeltilebilir.
Ama bazı anlar yalnızca bir kez yaşanır.
Bir çocuğun çocukluğu gibi...
Bir anne babanın bugünleri gibi...
Bir dostluğun en güzel zamanı gibi...
İnsan ilişkilerinin en kırılgan tarafı da budur aslında. İhmal edildiğini hemen söylemezler. Sessizce eksilmeye başlarlar. Biraz daha az konuşulur, biraz daha az paylaşılır, biraz daha az hatırlanır. Sonra bir gün dönüp baktığımızda araya yılların girdiğini fark ederiz.
Oysa güçlü bağlar büyük fedakârlıklarla değil, küçük ama düzenli emeklerle ayakta kalır.
Bir hâl hatır sormak...
Birlikte içilen çay...
Kısa bir yürüyüş...
İçten bir teşekkür...
Samimi bir özür...
Bazen ilişkileri koruyan şey tam da bunlardır.
Bir aile danışmanı olarak yıllar içinde farklı hikâyeler dinledim. İnsanların pişmanlıkları birbirinden farklı görünse de özünde aynı noktada buluşuyordu. Çoğu kişi yaptığı şeylerden çok, yapamadığı şeylerden söz ediyordu.
"Keşke daha çok vakit ayırsaydım."
"Keşke biraz daha dinleseydim."
"Keşke bunu söylemek için bu kadar beklemeseydim."
Bu cümleler, hayatın en sessiz derslerinden biridir.
Çünkü insan bazen sevgisini içinde tutar.
Teşekkür etmek ister ama erteler.
Özür dilemek ister ama uygun zamanı bekler.
Birini özler ama aramayı sonraya bırakır.
Sonra günler geçer.
Haftalar geçer.
Aylar geçer.
Ve fark etmeden bazı şeyler yarım kalır.
Belki de bu yüzden hayat, bize mükemmel olmayı değil; zamanında davranmayı öğretmeye çalışıyor.
Kusursuz cümleler kurmak zorunda değiliz.
En doğru zamanı beklemek zorunda değiliz.
Bazen içten bir "Nasılsın?" yeterlidir.
Bazen samimi bir "Seni düşündüm." yeterlidir.
Bazen yalnızca yanında olmak yeterlidir.
Bu pazar, kendinize küçük bir iyilik yapın.
Uzun zamandır aklınızda olan ama bir türlü gerçekleştiremediğiniz bir şeyi düşünün.
Aramak istediğiniz birini arayın.
Ziyaret etmek istediğiniz bir büyüğünüzü ziyaret edin.
Teşekkür etmek istediğiniz birine teşekkür edin.
Belki de yıllardır içinizde taşıdığınız bir duyguyu dile getirin.
Çünkü hayatın yükü çoğu zaman yaptıklarımızdan değil, yarım bıraktıklarımızdan ağırlaşır.
Ve bazen insanın içini en çok acıtan şey, geç kalınmış sözlerdir.
Yarım kalanları çoğaltmak yerine, tamamlamaya cesaret ettiğimiz bir ömür dileğiyle...
Sevgi ve saygılarımla.