HİÇBİR GİTMEK YETMEYECEK


      İçimizde hep bir gitme arzusu... Bizi durduğumuz yere sığdıramayan, ruhumuzu sürekli uzaklara çağıran o amansız rüzgâr. Gözlerimizi bastığımız topraktan ayırıp ufka her çevirişimizde, aslında aynı fısıltıyı dinliyoruz: Ötede bir yere, ileriye, görünmeyene doğru sessiz bir yürüyüş bu. Keşfedilmiş, sınırları çizilmiş ve çoktan sıradanlaşmış bu dünyayla yetinmek, başımızın üzerinde sonsuz bir feza dururken ne kadar mümkün? Belki de insanın asıl sıla hasreti, o henüz ayak basılmamış karanlığın ardındaki ışıktadır. Çünkü ruhumuz, ancak sınırların bittiği o uçsuz bucaksız boşlukta nefes alabildiğini bilir.
      İnsanlık tarihi, aslında bu gitme arzusunu somutlaştırmak için verdiğimiz o büyük mücadelenin serüvenidir. Uçmak dururken yürümek neden ağır gelir ruhumuza? Çünkü attığımız her adım, bizi o sınırların dışına taşımaya yetmeyen cılız birer çabadan ibaret kalır. İşte bu yüzden icat ettik mesafeleri sıfırlayan, yolları kısaltan o harikaları: Gemiler, trenler, otomobiller, balonlar, uçaklar, paraşütler, roketler… Her biri, içimizdeki o kadim çağrının peşinden koşmak, hepsi gittikçe daha çok gitmek için. Önce denizleri aştık, sonra karaları demir ağlarla ördük; yetmedi gökyüzünün mavisini yırtıp bulutların üzerine çıktık ve nihayetinde yeryüzünün o ağır çekimini kırıp gözümüzü yıldızlara diktik. Ürettiğimiz her vasıta, bizi sadece bir coğrafyadan diğerine taşımakla kalmadı; içimizdeki o bitmek bilmeyen "öteye ulaşma" iştahını daha da körükledi. Çünkü insan, durduğu yerde değil, hep o menzile doğru akarken kendini buldu.
      Nihayetinde, ne kadar uzağa kaçarsak kaçalım, ne kadar yüksek hızlara ulaşırsak ulaşalım, o kaçınılmaz hakikatle yüzleşiyoruz. Biliyoruz ki hiçbir gitmek bize yetmeyecek ve her gittiğimizi sandığımızda daha çok kalacağız. Çünkü insanın asıl mesafesi coğrafyalarla değil, kendi içsel derinliğiyle ölçülür. Fezada kaybolan roketler ya da okyanusları aşan gemiler, aslında bizi kendimizden uzağa taşımıyor; aksine, vardığımız her yeni menzilde bizi yine kendi yalnızlığımızla, kendi sınırlarımızla baş başa bırakıyor. Belki de asıl yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur. Ve insan, dışarıdaki tüm o gitmelerin sonunda anlar ki; en büyük keşif, bunca yoldan sonra dönüp dolaşıp yine kendi kalbinde karar kılmaktır.