SAHİBİ DEĞİL, SORUMLUSUYUZ


Hayatın en büyük yanılgılarından biri, elimizde tuttuğumuz her şeyi bize ait sanmamızdır.
Oysa insan, dünyaya gelirken boş avuçlarla gelir; giderken de yanında hiçbir şey götüremez. Buna rağmen ömrü boyunca "benim" dediği şeylerin peşinden koşar. Evine "benim evim", işine "benim mesleğim", çocuğuna "benim çocuğum", zamanına "benim hayatım" der. Belki de bu yüzden, sahip olmakla sorumlu olmayı birbirine karıştırır.
Bir bahçıvan, çiçeklerin sahibi değildir; ama onların açması için emek verir. Bir öğretmen, öğrencilerinin sahibi değildir; ama onların geleceğine dokunur. Bir doktor, hastalarının sahibi değildir; ama şifaya ulaşmaları için çabalar. Hayatın en güzel tarafı da burada başlar. Değer, sahip olmaktan değil, özen göstermekten doğar.
İnsan ilişkileri de böyledir.
Bir çocuğu büyütmek, onun hayatını kendi isteklerimize göre şekillendirmek değildir. Onun karakterini incitmeden, merakını köreltmeden ve umutlarını küçümsemeden yol arkadaşlığı yapabilmektir. Çünkü çocuklar, anne babalarının gölgesinde kalmak için değil, kendi gökyüzünü bulmak için büyür.
Evlilik de aynı hakikati fısıldar. İki insan aynı evi paylaşabilir ama birbirinin hayatına hükmedemez. Sevgi, sahip olma arzusu güçlendikçe zayıflar; saygı ise karşısındakini olduğu gibi kabul edebildiği ölçüde büyür. Birbirini koruyan çiftler, birbirini kontrol etmeye çalışan çiftlerden daha sağlam bağlar kurar.
Dostlukta da durum farklı değildir. Güven, kimsenin cebinde taşıdığı bir hak değildir. Her gün yeniden kazanılan, küçük davranışlarla büyüyen ve ihmal edildiğinde sessizce eksilen bir değerdir. Bir dostun sırrını taşımak, zor zamanında yanında durmak, sevinci kadar hüznünü de paylaşabilmek; insanın karakterini gösteren en sessiz sınavlardan biridir.
Aslında bu sadece insanlar için geçerli değildir.
Yürüdüğümüz sokaklar…
Altında dinlendiğimiz ağaçlar…
İçtiğimiz su…
Soluduğumuz hava…
Hepsi bizden önce vardı ve bizden sonra da var olmaya devam edecek. Biz, bu uzun hikâyenin yalnızca kısa bir bölümünde yer alıyoruz. Öyleyse geride bırakacağımız iz, kullandığımız şeylerden çok onlara nasıl davrandığımızla ilgili olacaktır.
Zaman da böyledir.
Her sabah bize sessizce teslim edilir. Ne uzatabiliriz ne de geri alabiliriz. Bir günü nasıl geçirdiğimiz, aslında hayata nasıl baktığımızın da aynasıdır. Sevdiklerimize ayırmadığımız saatleri, ertelenen özürleri, söylenmeyen teşekkürleri hiçbir takvim geri getiremez.
Belki de bu yüzden hayat, bize sürekli aynı soruyu soruyor:
"Elindekilere nasıl davrandın?"
Bu sorunun içinde büyük hesaplar yoktur.
Bir çocuğun gözlerine bakarken gösterdiğin sabır…
Anne babanın anlattığı aynı hatırayı yeniden dinlerken hissettirdiğin değer…
Bir dostun omzuna koyduğun güven veren el…
Bir ağacı gölge verdiği için koruyabilmek…
Bir hayvanı korkutmadan yoluna devam etmek…
İşte insanı insan yapan ayrıntılar bunlardır.
Büyüklük bazen yüksek sesle konuşmakta değil, sessizce sorumluluk alabilmektedir.
Çünkü hayat, bize sadece yaşanacak yıllar değil; korunacak değerler de verir.
Ve gün gelir, sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi geride bırakırız.
Fakat geride bıraktığımız insanlar, bizi evimizin büyüklüğüyle değil; gönlümüzün genişliğiyle hatırlar.
Belki de insanın gerçek zenginliği, ne kadar çok şeye sahip olduğu değil; kendisine bırakılan her değere ne kadar özen gösterebildiğidir.
Çünkü bu dünya, üzerinde adımızın yazılı olduğu bir mülk değil; bir süreliğine bize teslim edilmiş büyük bir sorumluluktur.
Ve insan, sahip olduklarıyla değil, taşıdığı sorumluluğun hakkını verdiği ölçüde büyür.
Bu versiyonda "emanet" kavramı, doğrudan anlatılmak yerine sorumluluk, özen ve geçicilik üzerinden hissettiriliyor. Böylece yazı daha edebî bir akış kazanıyor ve okuyucuya düşünme alanı bırakıyor.