Ne zaman karamsarlığa düşsem bana kendini hatırlatan sen. Öyle çok çetrefilli yollarla değil; benzersiz şekle bürünmüş bir bulutun gözüme takılmasıyla mesela. Zaten umut dediğin şey de tam olarak bu değil mi? Şatafatlı mucizelerde değil, gökyüzünün bir köşesine gizlenmiş o tek bir fırça darbesinde, rüzgarın taşıdığı bir kokuda ya da ansızın hatırlanan bir tebessümde saklıdır yaşamak.
Hayat, tam her şey griye çalıyor dediğimiz anlarda bize minik ve sıcacık müdahaleler yapmaktan hiç vazgeçmiyor. Bir kedinin gözlerime bakarak yanıma yaklaşmasıyla, tanımadığım birinin şükret der gibi en hüzünlü hikayesini anlatışıyla, ayakkabımın bir anda çözülen bağıyla... Sanki evren adımlarımı yavaşlatmam, anın içinde soluklanmam için önüme tatlı engeller koyuyor. Pencere kenarına bıraktığım bir avuç buğdaya üşüşen kuşların kanat çırpışında ya da içimi ısıtan tek bir yudum taze çayın kokusunda buluyorum o kaçırdığım hakikati. Durup etrafıma bakmayı hatırladığımda anlıyorum ki, bizi ayakta tutan şey yolun pürüzsüzlüğü değil; tam düşecekken ruhumuza dokunan bu sessiz ama derin detaylar.
Ey sen bana şah damarımdan yakın olan! Sen ruhumdaki her fısıltıdasın… Biliyorum. Ne zaman kendi kabuğuma çekilsem, ne zaman kalbim bir hevesin ya da bir burukluğun peşine düşse, varlığının o şefkatli gölgesini üzerimde hissediyorum. Gökyüzündeki bir buluttan kapıma gelen bir kediye, içtiğim sıcak bir çaydan ruhuma dokunan tek bir cümleye kadar her şey senin kalbime koyduğun birer işaret. İnsan yalnız olmadığını anladığında, yürüdüğü yolun yükü hafifliyor, karanlık yerini sarsılmaz bir teslimiyete bırakıyor. Şimdi gözlerimi kapatıp derin bir nefes alırken sadece şükrediyorum; çünkü biliyorum ki sen nereye bakarsam oradasın ve ben asla kimsesiz değilim.