İnsan ruhu, darbe aldıkça sertleşen ilginç bir metale benzer. Pek çok "katı kalpli" olarak nitelendirilen insanın dilinde ortak bir nakarat vardır: "Ben böyle değildim; o kadar kırıldım, o kadar kötülük gördüm ki kalbim bu hale geldi." Nasır tuttum, hissizleştim. Bu cümle, sadece bir serzeniş değil, aynı zamanda ruhun maruz kaldığı duygusal erozyonun trajik bir itirafıdır. Kişi, içindeki nezaketin yerini alan sertliği, hayatta kalabilmek için kuşanmak zorunda kaldığı bir zırh olarak betimler. Aslında bu söylem, bir tür "duygusal nasırlaşma" hikayesidir. Dış dünyanın adaletsizliği, kişinin kendi içindeki adaleti ve merhameti yok etmesinin geçerli bir mazereti olabilir mi? Yoksa bu katılık, acıdan kaçarken insanın kendi özüne yabancılaşması mıdır?
Öte yandan, hayatın aynı sert çarklarından geçip tam zıttı bir siperde saf tutanlar da vardır. Onlar; "Dünya el birliğiyle üstüme yıkılsa, taşlanıp ateşe de atılsam, nefret oklarının hedefi de olsam kalbimin sıcaklığından ve nahifliğinden vazgeçmem," diyerek adeta bir ruhsal direniş başlatırlar. Bu duruş, bir zayıflık veya dünyadan bihaber olma hali değil; aksine, kötülüğün bulaşıcı doğasına karşı geliştirilmiş en bilinçli bağışıklık sistemidir. Bu insanlar için yumuşak kalpli kalmak, pasif bir kabulleniş değil, her sabah yeniden kazanılması gereken bir zaferdir. Onlar bilir ki; dışarıdaki karanlığa kızıp kendi fenerini söndürmek, sadece zifiri karanlığa hizmet eder. Kalbin nahifliğini korumak, dünyadaki kötülüğü yok saymak değil, o kötülüğün kendi iç dünyasını kirletmesine izin vermeyecek kadar güçlü bir öz-sadakat göstermektir.
Bazı ruhlar vardır ki; taşın yurdunda da olsa, buzun konağında da kalsa, kalbinden caymaz. Onlar için dünya bir imtihan sahası, kalp ise terk edilemeyecek tek sığınaktır. Dünyanın debdebesinden, yolun yorgunluğundan, hatta kendi cisminden vazgeçebilirler; ama "isminden" yani o saf insani özünden asla ödün vermezler. Bu duruşu "güçsüzlük" olarak niteleyenlere inat, bu insanlar kendi kırılganlıklarını bir sancaktar gibi taşırlar. "Ne güzel güçsüzüz biz böyle, şükrolsun," diyebilmek, aslında dünyanın tüm ağırlığını o yumuşak kalbin omuzlarında taşıyabilecek kadar büyük bir manevi kas kütlesine sahip olmaktır. Çünkü asıl güç, nefretin ortasında sevgiyi, buzun ortasında ateşi, taşın ortasında çiçeği canlı tutabilme becerisidir. Kalbi yumuşak diye güçsüz sayılanlara selam olsun. Ne güzel güçsüzüz biz böyle ,şükrolsun…

