Her yıl binlerce çocuk kayıp kaydıyla sisteme giriyor. Bir kısmı kısa sürede bulunuyor, dosyaları kapanıyor. Ama hepsi değil. Bazı dosyalar aylarca, yıllarca açık kalıyor. O çocuklar bulunamıyor. Daha doğrusu, bulunamadıkları hâlde hayatın gündeminden düşüyorlar.
Uluslararası raporlara göre dünyada her yıl yaklaşık 8 milyon çocuk kayıp bildirimiyle kayıtlara geçiyor. Bu, günde ortalama 20 binden fazla çocuk demek. Avrupa Birliği ülkelerinde ise her yıl 250 bin civarında çocuk için kayıp başvurusu yapılıyor; yani iki dakikada bir çocuk. Bu rakamlar istisnayı değil, yapısal bir sorunu işaret ediyor.
Türkiye’ye baktığımızda tablo daha da rahatsız edici. Resmî verilerin açıklandığı son dönem olan 2008–2016 yılları arasında 100 bini aşkın çocuk için kayıp başvurusu yapıldığı biliniyor. 2016’dan sonra ise düzenli ve şeffaf bir istatistik paylaşımı yok. Kaç çocuk kayboluyor, kaçı bulunuyor, kaçı hâlâ kayıp; bunu net olarak bilmiyoruz. Verinin olmadığı yerde, sorunun ciddiyeti de kolayca görünmez oluyor.
Toplumda yaygın bir inanış var: “Kayıp çocuklar genelde yabancılar tarafından kaçırılır.” Oysa saha çalışmaları ve dosyalar bunun çoğu zaman doğru olmadığını gösteriyor. Çocukların önemli bir bölümü en son tanıdık bir çevrede, evine, okuluna, mahallesine yakın alanlarda görülüyor. Yani risk, sandığımız kadar “dışarıda” değil. Bazen tam da “güvende” saydığımız yerlerde başlıyor.
İstatistikler yaş dağılımına bakıldığında özellikle ergenlik dönemine yakın çocukların öne çıktığını gösteriyor. Bu yaş grubunda “artık büyüdü”, “kendi başının çaresine bakar” düşüncesiyle denetim azalıyor. Oysa aynı dönemde psikolojik kırılganlık artıyor. Aile içi çatışmalar, yoğun baskı, iletişim kopukluğu ve yalnızlık duygusu kaybolma riskini ciddi biçimde yükseltiyor.
Bir başka çarpıcı veri şu: Kayıp çocuk vakalarının önemli bir kısmında çocuk, kaybolmadan önce sinyal veriyor. Davranış değişiklikleri, içe kapanma, evden kaçma konuşmaları, okuldan uzaklaşma ya da belirgin bir huzursuzluk… Bunlar çoğu zaman “geçici bir dönem” denilerek erteleniyor. Oysa bu sinyallerin görmezden gelinmesi, istatistiklerde doğrudan risk artışı olarak karşımıza çıkıyor.
Kayıp çocuk dosyaları arasında da görünmez bir eşitsizlik var. Bazı çocuklar günlerce manşetlerde kalıyor, bazıları ise neredeyse hiç duyulmuyor. Ailenin sosyal gücü, medyanın ilgisi ve kamuoyu baskısı, bir dosyanın ne kadar takip edileceğini belirliyor. Bu da bazı çocukların hızla aranırken, bazılarının sessizce unutulmasına yol açıyor.
Bir aile ve evlilik danışmanı olarak sahada en sık gördüğüm gerçek şu: Fiziksel kayboluştan önce çoğu zaman duygusal bir kayboluş yaşanıyor. Çocuk, anlatacak kimse bulamadığında, kendini güvende hissetmediğinde ya da duyulmadığını düşündüğünde kopuş başlıyor. İstatistikler de bunu doğruluyor: Sağlıklı aile içi iletişim, kayıp riskini azaltan en güçlü koruyucu faktörlerden biri.
Bu yazı korkutmak için değil, gerçeği çıplak hâliyle görmek için yazıldı. Rakamlar bize şunu söylüyor: Kayıp çocuk meselesi “bize olmaz” denilerek geçiştirilecek bir konu değil. Asıl tehlike, alışılmış ihmallerde ve sorgulanmayan güven alanlarında gizli.
Bu çocuklar hâlâ kayıp.
Ve bu cümle, sadece bir istatistik değil; toplumsal bir sorumluluk çağrısı.


YORUMLAR