Bir ebeveyn olarak sabah evden çıkan çocuğumuzu okula ya da sokağa uğurlarken temel bir varsayıma dayanırız:
“Benim çocuğum güvende.”
Ancak son yıllarda sokaklarda yaşanan şiddet olayları, bu varsayımın ne kadar kırılgan hâle geldiğini acı biçimde göstermektedir. Bıçaklama, darp, tehdit ve ağır akran zorbalığı vakaları; artık istisna değil, toplumsal bir alarm niteliği taşımaktadır. Üstelik bu şiddetin faili de mağduru da çoğu zaman çocuktur.
Bu noktada sorulması gereken soru nettir:
Çocuklarımızı sokağa bırakıyoruz ama onları kim denetliyor?
Türkiye’de tablo ne söylüyor?
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2024 yılı içinde güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 200 binin üzerindedir. Bu çocukların önemli bir bölümü, yaralama, tehdit ve fiziksel şiddet içeren olaylarla ilişkilendirilmiştir. Aynı yıl çocukların karıştığı toplam olay sayısı 600 binin üzerindedir. Bu rakamlar bize şunu göstermektedir: Şiddet, münferit bir sapma değil; yaygınlaşan bir davranış biçimi hâline gelmektedir.
Bu veriler yalnızca “suça sürüklenen çocuk” başlığıyla okunamaz. Asıl okunması gereken yer şudur:
Denetimsiz sosyal alanlarda büyüyen bir gençlik gerçeği.
Sokak: özgürlük mü, kontrolsüzlük mü?
Sokak; çocuğun ailesi dışında ilk kez güç, sınır ve ilişki kurmayı deneyimlediği alandır. Ancak bu alan, yetişkin rehberliğinden ve toplumsal denetimden yoksun kaldığında, güç gösterisinin meşrulaştığı bir zemine dönüşebilir. Özellikle ergenlik döneminde artan dürtüsellik, kimlik arayışı ve akran baskısı; denetlenmediğinde şiddeti tetikleyen unsurlar hâline gelir.
Bir aile ve evlilik danışmanı olarak sahada sıkça karşılaşılan ortak nokta şudur:
Şiddet uygulayan çocukların büyük bölümü, sınırla değil boşlukla büyümüştür.
Bu boşluk bazen evde başlar, bazen sokakta derinleşir.
Aileler nerede duruyor?
Burada altı çizilmesi gereken hassas bir nokta vardır: Bu yazı, anne babaları suçlamak için kaleme alınmamıştır. Ancak aileyi tamamen dışarıda bırakan bir değerlendirme de gerçekçi değildir. Ev içinde:
Öfkenin nasıl ifade edildiği,
Çatışmaların nasıl çözüldüğü,
“Hayır” kelimesinin ne kadar tutarlı kullanıldığı,
çocuğun sokaktaki davranış repertuarını doğrudan etkiler.
Sürekli onaylanan, sınır konulmayan ya da tam tersine bastırılan çocuklar; duygularını düzenlemeyi öğrenemez. Bu düzenleme becerisi gelişmediğinde, sokakta yaşanan en küçük gerilim bile orantısız şiddete dönüşebilir.
Ama mesele yalnızca aile değil
Şiddeti sadece aile üzerinden okumak, sorunun toplumsal boyutunu perdelemek olur. Çünkü bugün çocuklar:
Dijital şiddet içeriklerine sınırsız erişiyor,
Gücün ve korkutmanın “itibar” kazandırdığı örnekleri sıkça görüyor,
Kamusal alanlarda yeterli yetişkin gözetimiyle karşılaşmıyor.
Bu tablo, çocuğa şu mesajı veriyor:
“Güçlü olan haklıdır.”
Oysa sağlıklı bir toplumda çocuklara verilmesi gereken mesaj şudur:
“Güç, sınırla anlam kazanır.”
Denetimsiz öfke kimin hayatını bitiriyor?
Bugün sokakta yaşanan bir şiddet olayında yalnızca mağdur zarar görmez. Fail olan çocuk da hayatının en kırılgan döneminde geri dönüşü zor bir yola girebilir. Travma, adli süreçler ve damgalanma; her iki taraf için de kalıcı izler bırakır. Bu nedenle mesele yalnızca “kimin suçlu olduğu” değil, bu noktaya nasıl gelindiği meselesidir.
Şiddet; çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Görülmeyen, duyulmayan, yönlendirilmeyen duyguların sonucudur.
Toplumsal sorumluluk çağrısı
Bu yazı bir uyarıdır.
Ebeveynlere, eğitimcilere, yerel yönetimlere ve topluma yöneltilmiş bir uyarı.
Çocuklarımızı sokağa bırakırken şu soruyu sormadan ilerleyemeyiz:
Sokaklar çocuklar için gerçekten güvenli mi?
Riskli davranışlar erken fark ediliyor mu?
Şiddet ortaya çıktıktan sonra mı, yoksa öncesinde mi müdahale ediyoruz?
Çünkü şiddet olduktan sonra yapılan her tartışma, gecikmiş bir vicdan muhasebesidir.
Çocuğumu sokağa bırakıyorum cümlesi, basit bir gündelik ifade değildir.
Bu cümle, aynı zamanda bir sorumluluk devridir.
Ve bu sorumluluk boşlukta kaldığında,
denetimsiz bir öfke,
başka bir hayatı bitirebilir.


YORUMLAR