Bir evlilik bitiyor. Çevre hemen teşhis koyuyor:
“Zaten bu devirde evlilik yürümüyor.”
Bu cümle rahatlatıcıdır. Çünkü kimseyi sorumlu kılmaz. Ne çifti, ne toplumu, ne de ilişki kurma biçimlerimizi. Oysa rakamlar bize çok daha rahatsız edici bir şey söylüyor: Evlilik yürümüyor değil, insanlar yürümeyi daha erken bırakıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 verilerine bakalım. Aynı yıl içinde 568 bin 395 çift evleniyor, 187 bin 343 çift boşanıyor. Evlilik hâlâ var. Talep hâlâ var. Ama kaba boşanma hızı binde 2,19 ile tarihsel zirvelerden birine çıkıyor. Yani mesele “kimse evlenmiyor” değil. Mesele, evlenenlerin ne kadar dayandığı.
Asıl çarpıcı veri ise boşanmanın zamanlamasında gizli. Boşanmaların %33,7’si ilk 5 yıl içinde, %21,3’ü 6–10 yıl arasında gerçekleşiyor. Toplamda boşanmaların yarısından fazlası ilk on yıl dolmadan yaşanıyor. Bu ne demek?
Bu şu demek: Evlilikler yaşlanarak ölmüyor. İlk ciddi hastalıkta yoğun bakıma bile alınmadan kaybediliyor.
Bugünün evliliği, dünün evliliğinden daha zor değil aslında. Ama bugünün insanı, zorlukla kalmaya daha az istekli. Çünkü evlilikten beklenti değişti. Eskiden evlilik, “hayat zor, birlikte dayanacağız” fikri üzerine kuruluydu. Bugün ise “hayat zaten zor, evlilik beni rahatlatmalı” beklentisi var. Evlilik, yük almaktan çok yük atmaktan bekleniyor.
Danışmanlık odalarında sıkça karşılaşılan manzara budur:
Büyük bir kriz yoktur.
Travmatik bir olay yoktur.
Ama yorgunluk vardır.
Ve bu yorgunluk genellikle şuradan gelir: Konuşulmayan şeylerin ağırlığından.
Çiftler sorun yaşamıyor değil. Yaşıyorlar. Ama sorunla kalmayı bilmiyorlar. İlk hayal kırıklığında, ilk ciddi uyumsuzlukta, ilk “anlaşılamadım” hissinde şu soru geliyor: “Buna değer mi?”
Eskiden bu soru on yıl sonra sorulurdu. Bugün üçüncü yılda soruluyor.
İstatistiklerin gösterdiği erken boşanmalar, aslında erken vazgeçişlerin belgesidir. Çünkü boşanma bir karar anı değildir; bir süreçtir. O süreçte genellikle şunlar olur: Konular ertelenir, duygular bastırılır, beklentiler açıkça konuşulmaz. “Şimdi sorun çıkarmayayım” denir. Ama sorun çıkarmamak, sorunu çözmez; sadece büyütür.
Bu tabloyu sadece genç kuşaklara yüklemek de büyük bir yanılgıdır. Son yıllarda 50 yaş ve üzeri boşanmalardaki artış bunu açıkça gösteriyor. İnsanlar artık “bu saatten sonra idare ederim” demiyor. Bu kötü bir şey mi? Hayır. Ama şu soru sorulmalı: İdare etmek ile emek vermek arasındaki farkı hâlâ ayırt edebiliyor muyuz?
Tahammül kelimesi bugün neredeyse küfür gibi algılanıyor. Oysa tahammül; susmak değildir. Tahammül; şiddete, saygısızlığa, değersizleştirmeye katlanmak hiç değildir. Tahammül; zorlandığında kaçmak yerine çözüm aramaktır. Konuşmayı sürdürmek, yardım istemek, ilişkiyi onarmayı denemektir.
Ama rakamlar bize şunu söylüyor: İnsanlar sorun yaşadığında önce destek aramıyor, önce vazgeçmeyi düşünüyor. Boşanma oranları yükselirken, evlilik danışmanlığına başvuru oranlarının hâlâ düşük olması tesadüf değil. Yardım istemek hâlâ “iş işten geçtiğinde” akla geliyor.
Bugün boşanma istatistiklerini konuşurken asıl meseleyi ıskalıyoruz. Boşanma bir sonuçtur. Asıl soru şudur: Neden bu sonuçlara giden yollar bu kadar kısaldı?
Çünkü sabır azaldı.
Çünkü beklenti yükseldi.
Çünkü herkes haklı, ama kimse sorumlu olmak istemiyor.
İnsanlar daha çok boşanmıyor.
Ama daha erken vazgeçiyor.
Ve bu vazgeçiş, sadece iki kişinin hikâyesi değil. Bu, ilişkilerle kurduğumuz bağın, zorla karşılaştığımızda verdiğimiz refleksin ve birlikte kalma kültürümüzün sessizce değiştiğinin göstergesi.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz evliliği gerçekten istiyor muyuz, yoksa hayal kırıklığına uğramayacağımız bir konfor alanı mı arıyoruz?
Cevap kolay değil. Ama rakamlar yalan söylemez.
Erken vazgeçiyoruz.
Ve bu, konuşulmadan düzelmez.


YORUMLAR