televizyon ekranlarında, sosyal medya akışlarında, iş yerlerindeki toplantılarda ya da eş dost masalarında herkes konuşuyor, herkes anlatıyor. Fakat bu gürültünün ardında gizlenen çok büyük bir tezat var: İnsanlık tarihi boyunca bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu, kelimelerin bu kadar bol harcandığı başka bir dönem olmadı ama aynı zamanda insanların birbirini anlamaktan bu kadar uzaklaştığı bir çağ da yaşanmadı. Bizler, her şeyi bildiğini iddia eden ama karşısındakinin tek bir cümlesini bile duymayan tuhaf bir "sağır çağın" sakinleri haline geldik. Havada uçuşan milyarlarca kelime var ama günün sonunda anlaşıldığını hisseden, ruhu dinlenen insan sayısı günden güne azalıyor.
Bu çağın en belirgin figürü, her konuda mutlak bir uzmanlığı olduğuna inanan o tanıdık insan profili. Bir meclise oturduğunuzda, birkaç dakika içinde dünya ekonomisine yön veren, hemen ardından tıp dünyasının yıllardır çözemediği hastalıklara anında reçete yazan birileriyle mutlaka karşılaşırsınız. Siyasetten spora, sanattan bilime, depremden uluslararası ilişkilere kadar her alanda sarsılmaz doğruları olan bu insanlar için "bilmiyorum" kelimesi adeta bir acizlik, bir zayıflık göstergesidir. Bir arama motorunun ilk sayfasından devşirilen iki satırlık bilgi kırıntısıyla ya da birkaç saniyelik videolarla, ömrünü o işe adamış insanların yıllarını, emeğini tek kalemde silip atacak bir cüretkarlık bu. Eskiden bu topraklarda "had bilmek" diye asil bir kavram vardı; insan bilmediği bir konu açıldığında mahcubiyetle susar, sözü işin erbabına bırakırdı. "Söz gümüşse sükut altındır" denir, insanlar kelimelerini bir sarraf titizliğiyle tartarak harcardı. Şimdi ise sığ sularda yüzenlerin gürültüsü, derinlik sahibi insanların temkinli sessizliğini fütursuzca ezip geçiyor. Cehalet, kendi sınırlarını göremediği için kendini kusursuz zannediyor ve en konforlu tahtına kurulup etrafa ahkam kesiyor.
Madalyonun diğer yüzünde ise bu "her şeyi bilme" hastalığının doğurduğu daha büyük bir iletişim faciası var: Dinlemeyi tamamen unuttuk. Bugün insanlar bir masada karşılıklı otururken aslında dertleşmiyor ya da ortak bir akıl üretmiyor; sadece sırasıyla monolog yapıyor. Bir çay bahçesinde ya da dost sohbetinde dikkat edin; bir taraf hararetle bir şeyler anlatırken, diğer taraf arkadaşının gözünün içine baksa bile aslında onu dinlemiyor. Sadece karşısındakinin nefes alacağı o boşluğu yakalamayı, sözün bitmesini ve kafasında çoktan hazırladığı kendi "sarsılmaz" cümlesini yapıştırmayı bekliyor. Dinliyormuş gibi göründüğümüz o anlarda bile zihnimiz arkada hummalı bir çalışma içinde: "O cümlesini bitirsin, ben nasıl daha haklı çıkacağım, lafı gediğine nasıl koyacağım?" Konuşmayı bir güç gösterisi, susup anlamaya çalışmayı ise bir yenilgi olarak kodladığımız için, karşımızdakinin sesine misafir olmayı, onun dünyasına adım atmayı beceremiyoruz. Kulaklarımız açık ama zihinlerimizin kapılarına kalın sürgüler vurulmuş durumda.
İşte bu iki büyük problem—her şeyi bildiğini sanma kibri ile karşısındakine karşı sağırlaşma bencilliği—modern insanı günden güne daha büyük ve derin bir yalnızlığın içine itiyor. Herkesin sadece kendi kürsüsünden nutuk atmak istediği, kimsenin bir başkasının dünyasını, acısını ya da fikrini merak etmediği devasa bir pazar yerinde yaşıyoruz artık. Kalabalıklar arttıkça yalnızlığın katlanması tam da bu yüzden. İçimizdeki o sığ havuzlarda, kendi doğrularımızın ördüğü o kalın ve konforlu kalelerde otururken aslında günden güne çölleşiyor, günden güne eksiliyoruz. Oysa insanı olgunlaştıran ve ona asıl saygınlığı kazandıran şey, her tartışmanın başrolü olmaya çalışmak değil; bilmediği yerde "Bu konuyu tam bilmiyorum, işin aslı nedir, anlat da öğrenelim" diyebilme dürüstlüğünü, bildiği yerde ise karşısındakini sonuna kadar kesmeden dinleyebilme nezaketini gösterebilmektir. Hayat, tek bir aklın her sırrını çözmeye ömrünün yetmeyeceği kadar büyük; her alanda usta olunamayacak kadar karmaşıktır.
Gürültünün dünyayı esir aldığı bu sağır çağda, yönümüzü kaybetmek istemiyorsak kelimelerimizin ağırlığını yeniden tartmak ve biraz olsun susabilmeyi öğrenmek zorundayız. Bir insanın her şeyi bilmesi imkansızdır ama bilmediği bir konunun veya bir insanın karşısında saygıyla durabilmesi en büyük erdemdir. Sesi çok çıkanların içi boş gürültüsünü, o sahte parlaklığı takip etmeyi bırakıp; sessiz emeğin, duru bilginin ve samimi bir dinlemenin zarafetini aramalıyız. Önümüzdeki ilk sohbette kendimize küçük bir alan açalım: Karşımızdakini sadece kendi sıramızı beklemek için değil, gerçekten ne hissettiğini anlamak için dinleyelim. Unutmayalım ki, dünyayı yaşanabilir ve güzel kılanlar her konuda pervasızca ahkam kesip her şeyi çözdüğünü iddia edenler değil; kendi sınırlarını bilen ve bir başkasının sesine canıgönülden kulak verebilenlerdir.



YORUMLAR