Hayatın üstümüze sürekli farklı senaryolarla gelişi sence de garip değil mi? Sanki her sabah başka bir tiyatronun perdesi açılıyor ve biz kendimizi hiç prova yapmadığımız rollerin içinde buluyoruz. Geçen gün tam da böyle anlardan birinde, kaldırıma masa açmış küçük bir dondurmacının önünde buldum kendimi. Sandalyeye şöyle bir ilişip etrafı izlerken düşündüm; hani normalde "Belediyeden izin almış mıdır, kaldırımı işgal ediyor mu?" diye sorgulayan o eski, kuralcı yanım nerede? Muhtemelen izin almamıştır ama almamış olsa da cidden kamusal hassasiyetim artık o seviyede değil. Çünkü artık hayatta çok daha derin, çok daha önemsiz gibi görünen ama aslında içimizi kemiren işlerim, meselelerim var. Hayatın akışına müdahale edemediğim, tabiri caizse ayaklarımı o serin sulara sokamadığım bazı çaresiz anlardan birkaçı işte… İnsanlar telaşla gelip geçiyor, her birinin yüzünde ayrı bir senaryonun yorgunluğu. Tam o sırada, hemen yan taraftaki bankanın sirenleri acı acı çalmaya başlıyor. Şehir alarm veriyor, hayat gürültüyle akıyor ama içimizdeki o sessiz sirenleri kimse duymuyor.
Kimsenin umurunda değil gibi görünen o keşmekeşin ortasında, siren sesleri adeta kulaklarımda patlıyor. "Neden çalıyor bu şimdi?" derken, aslında bir yandan benim de pek umurumda değilmiş gibi bir kayıtsızlık çöküyor üzerime. Kamusal hassasiyetimin artık o eski, keskin seviyede olmadığını az önce kendime itiraf etmiştim nasıl olsa. Ama ses… Ah, o çiğ ve ısrarcı ses, kulaklarımın fena halde umurunda. İçimden yükselen o bencil ama dürüst sesle caddeye doğru haykırmak istiyorum: "Ey insanlar, huzurum kaçıyor! Eğer içeride bir soygun varsa, lütfen bir an önce soy ve git şu bankayı, yeter!" Bir an önce bulandığın o karanlığı, o günahı al sağ cebine ya da sol yanına, düş artık bu şehrin yakasından. Hani şu dünyada çok meşhur olan, her köşe başında parmakla gösterilen ama aslında hiçbirimizin bir diğerininkiyle sınanmadığı o meşhur günahlar… İnsanlar birbirini yargılamaya ne kadar da hevesli. Oysa iddia ediyorum; dışarıdan birbiriyle tıpatıp benzer görünen bütün günahlar arasında, tıpkı bizi biz yapan o kimlik numaraları gibi, T.C. kimlik numarası başına en az yedi fark var. Herkesin karanlığı kendine has, herkesin çaresizliği şahsına münhasır. Bir bankayı soymakla, bir hayatı ya da bir umudu çalmak arasındaki o ince çizgide, kimin hangi günahla hırpalandığını dışarıdan bakarak kim bilebilir ki?
Ah bir bilsen benim siyahımı ve beyazımı… İçimde biriken o zıtlıkları, birbirini sürekli yalanlayan o renkleri görebilsen. İşte tam da bu yüzden, beni sakın yargılama. Çünkü benim sağım ve solum arasındaki o derin, o tekinsiz uçurumda gidip geldiğim derme çatma bir köprü var; dengemi bulmaya çalışırken her an yıkılacakmış gibi sarsılan bir köprü. Öte yandan, seni yargılayıp idam fermanını imzaladım çoktan. Bunu yaparken hiç de tereddüt etmedim, çünkü artık benim için umurumda olmadığın kadar kamusalsın aklımda. Kalabalıkların içinde kaybolmuş, anonimleşmiş ve o yüzden de bendeki kredisini tüketmiş herhangi bir detay gibisin sadece. Yazıp çizerken, düşüncelerin çıkmaz sokağında gezinirken bana bazen "sen" diyorum; kendi kendime konuşup, kendimle hesaplaşıyorum aslında. Bu yüzden rica ediyorum, üzerine alınma.


